Lacivert Gürültü

Lacivert Gürültü | Serbest Çığrışım

Necmi’nin canını tereddütsel bir boşluk çekti. Şehrin üstünde bir duraksama hali mi vardı? Arka planda belli belirsiz bir ses, ama içinde boşluk. Neyin boşluğuydu bu? Bıçak. Evet, mutlaka bıçak gibi bir şeyle kesilmiş bir şeyin boşluğu. Sabah apartmanın önüne indiğinde etraftan beylik birtakım cümleler duydu. Konuşulanları duyuyor ama hiçbir şey anlamıyordu. Kelimeler Türkçeydi. Dili gayet anlayabiliyor, ancak konuşulanlar, söylenmesi gereken heceler dişlerin arkasında takılıp kalıyor, onun yerine söylenenler de bir şey ifade etmiyordu. Bir tek boşluğu ve onun sessizliğini duyuyordu.

Halletmesi gereken işleri halletti. O gün öğleye doğru, Balıkçılar Çarşısı’nın arka sokağında, eski bir çay ocağının penceresi önünde durdu. Camın iç yüzeyi buğulanmış, ardında şekiller belirsizleşmişti; içeridekilerin yüzleri bir anlık gölgeler halinde kayıp gidiyor, sonra yine seçilir oluyordu. Kapıyı itince çanın sesi incecik çınladı. Bu iç gıcıklayıcı ses Necmi’ye bir anlığına tarifi güç bir huzur verdi. Çınlamanın sonu sanki bir şeye sürtünerek kesildi.

Tezgâhın arkasındaki adam, Necmi’yi görür görmez başıyla selamladı ama gözleri selamdan sonra duvara, duvarın da ötesine kaydı. Necmi oturdu, çayı geldi. Adam çayı bırakırken parmakları fincanın kenarından fazla uzak durdu; sanki fincanın sıcaklığından değil de, fincanın kendisinden çekiniyormuş gibi.

Necmi bir süre ince belli fincana baktı. Ardından düşünceleri kesilmişçesine kafasını yukarı kaldırdı. Cebinden küçük defterini ve sivri uçlu kalemini çıkardı. Defterine bakakaldı bir süre.

Çaycının dikkatini çekmiş olacak, “Ne yazıyorsun?” diye sordu.

Necmi sanki soruyu anlamamış bir ifadeyle çaycıya baktı. Defteri kapattı. “Bir şey hissediyorum. Sen de hissediyor musun?”

Adamın kaşlarının arasında bir çizgi belirdi. O ilk anda takındığı adeta sorudan korkmuşçasına yüz ifadesi yerini şaşkınlığa bıraktı. “Ne gibi?” diye mırıldandı. Sonra sanki cümlenin devamı kendi iradesi dışında gelecekti de onu engellemek ister gibi dudaklarını ısırdı. Adam çaydanlığa uzandı; boş bir bardağı tutup çevirdi, camın üzerinde parmak izleri bıraktı. “Bazen,” dedi, “dilimin üstünde bir tat. Bir şey söyleyeceğim, tam söyleyecekken sanki ağzımın içi… doluyor.”

“Neyle doluyor?”

Adam bardağın iç yüzüne baktı; sanki orada bir şekil görecekti. “Bilmiyorum.” dedi, söylediği kelimeden utanmışçasına.

Necmi, kalemini oynattı ve deftere bir şeyler yazdı.

O sırada çay ocağının kapısı açıldı. İçeri üç adam girdi; üstlerinde deniz kokusu, saçlarında tuz vardı. Üçü de aynı anda konuşmaya başladı. Necmi defteri kapatıp kalktı. Dışarı çıktığında sokak daha dar görünüyordu; taşların arası sanki az önce biraz daha genişti. Bir kedi, duvarın dibinden geçerken Necmi’ye baktı ve gözlerini hemen başka yere çevirdi. Necmi tuhaf bir biçimde bir kedi tarafından izlendiği izlenimine kapıldı.

Sonraki durağı mahalle arasındaki küçük bir kitapçıydı. Kapı aralığından içeri girince rafların ahşabı ve eski kâğıt kokusu onu sarstı; o koku genelde insanın içini rahatlatırdı, ama bugün sanki bir şey o kokunun üstüne ince bir tabaka çekmişti.

Kitapçı kadın Necmi’yi tanıyordu. “Yine not defteriyle geldin,” dedi. Gülüşü kısa sürdü, gözleri Necmi’nin arkasına kaydı. “Bir şey mi arıyorsun?”

“Arıyorum,” dedi Necmi. “Ama kitap değil.”

Kadın rafların arasına doğru işaret etti. “Buralarda kaybolan şeyler bulunmaz,” dedi, bunu alışkanlıkla söyler gibi. Sonra bir an durdu. “Gerçi… Neyse.” Kadın tezgâhın altından bir paket çıkardı; paket açılmadı, ama onunla oyalanıyormuş gibi yaptı. “Akşamüstleri gökyüzüne baktın mı hiç?” dedi, ve cevabı beklemeden “tuhaf bir renge bürünüyor. Sonra herkes hep bir ağızdan…”

“Ağız… nasıl bir ağız?” dedi Necmi sabırsızlıkla.

Kadının yüzü gerildi. “Büyük,” dedi. “Ve aceleci. Bir şeyi ısırıp koparıyor. Sonra çıt diye yutuyor.”

Necmi’nin aklına, bir anlığına, eski bir efsane geldi: denizin altında yaşayan ve şehirlerin üstüne çıktıkça dillerin rengini alan şeyler. Efsanenin korkusu, canavarın dişlerinden değil, canavarın taklit kabiliyetinden gelirdi; insan sesini çalardı. Bilindik bir hikayeydi, ama mahallede o çocukken büyük abiler anlatırdı.

“Peki,” dedi Necmi, “o tek ağız ne söylüyor?”

Kadın bir şey söyleyecek gibi oldu; sonra, gözleri rafın köşesine takıldı. Orada, kapağı yıpranmış bir ansiklopedi duruyordu. Kadın, ansiklopedinin üstüne parmağını koydu. “Hep aynı başlangıç,” dedi. “Hep… ‘yahu zaten…’ diye başlıyor.”

Necmi, deftere not aldı.

Kitapçıdan çıkınca hava kararmaya başlamıştı; sokak lambaları yanmadan önceki o gri an, şehri olduğundan daha da kasvetli gösterir. Necmi bir süre yürüdü. Hava iyice ağırlaşmıştı. Sanki irtifa kaybetmişçesine kulağında bir takır tukur oldu. Ona hafif bir çınlama eşlik etti. Yutkundu. Bir süre sonra, kendini belediye binasının yanındaki büyük kahvenin önünde buldu. İçeriden kahkaha sesleri geliyor, masalara vurulan ellerin tok sesleri duyuluyordu. Kapıdan içeri girince, sıcak ve dumanlı hava yüzüne çarptı. Masaların üstünde okey taşları, çay bardakları, telefon ekranları parlıyordu. Necmi bir anlığına konuşmaların arasında tuhaf bir eşzamanlılık sezdi: aynı anda gülüş, aynı anda ses yükselişi, aynı anda inişleri. Bir sonraki anda gürültünün kaosu geri geldi.

Necmi, köşedeki boş masaya oturdu. Defterini açtı, etrafı dinlemeye koyuldu.

Bir masada biri hiç görmediği yabancı bir ülkeden bahsediyordu. Yanındakiler, gözlerini kırpmadan dinliyor, arada onaylayıcı cümleler kuruyorlardı. Başka bir masada, bir adam, ülkenin nasıl bir sarmalda olduğunu anlatıyor, sözleri ona hak verenlerin sözleriyle kesiliyordu. Bir başka masada, biri bir tarih olayını “aslında şöyle” diye değiştiriyor, itiraz eden çıkmıyordu. Sözler, masaların üstünde birikiyor, duman gibi yükseliyor, tavanda görünmez bir katman oluşturuyordu.

Necmi’nin kulağına bir fısıltı geldi: yakın masadan değil, sanki kendi kafatasının içinden. Necmi’nin eli titremedi; ama kalemin ucu kâğıda değdiğinde çizgi bir an bozuldu.

Bir garson geldi, Necmi’ye bakmadan “Ne alırsın?” dedi. “Sade çay.” Garson hiçbir şey demeden gitti.

Çay gelene kadar Necmi izledi. İnsanların gözlerinde donuk bir parıltı vardı. Her şeyi bilmenin verdiği o donuk parıltı. Utanç veya çekingenlik yoktu. O parıltı sanki göz ferinin altına sürülmüş ince bir yağ tabakası gibi yüzeyi kayganlaştırıyor, hiçbir şey tutunamıyordu.

Necmi kendini zorlayarak ayağa kalktı ve en gürültülü masaya yaklaştı. Masada dört adam vardı; biri konuşuyor, diğerleri cümlelerin sonunu daha gelmeden tamamlıyordu.

Necmi, konuşanın yanında durdu. “Affedersiniz,” dedi, “bir şey soracağım.”

Adam başını kaldırdı. Yüzünde muzip bir şaşkınlık vardı. Kaşlarını kaldırarak “Sor bakalım,” dedi.

“Şu sıralar… ne hissediyorsunuz?” dedi Necmi.

Adam güldü. Gülüş, masadaki diğerlerine de yayıldı; sanki tek bir kişi gülüp dört kişi yankı yapmıştı. “Ne hissedeceğiz?” dedi adam. “Her şey ortada.”

Necmi boğazında pas tadı aldı. “Ortada olan şeyin… adı var mı?” dedi Necmi.

Adam, bir anlık duraksadı. Sanki adı söylemek üzereydi, ama adı bilmiyordu; buna rağmen söyleyecekmiş gibi dudakları hareket etti. “Adı…” dedi. “Adı… ya işte… belli.”

Necmi, adamın gözlerinin derininde bir karanlık gördü. Karanlık, korkunun karanlığı değildi. Daha çok, boş bir odanın karanlığıydı: içi boş olduğu için karanlık olan bir yer. Adamın gözleri Necmi’nin arkasına kaydı.

Necmi, masadan uzaklaştı. Oturduğu yere dönerken, bir an arkasında bir hareket hissetti: sanki kalabalığın tamamı, tek bir beden gibi hafifçe ona doğru eğilmişti. Başını çevirdiğinde kimse ona bakmıyordu; herkes kendi sohbetine dönmüştü. Fakat… Havada bir şey kalmıştı: görünmez bir nefes, ensesine değen bir sıcaklık. Kulağındaki basınç. Ayakları da uyuşmaya, hissizleşmeye başladı.

Masaya güç bela oturdu. Çayı gelmişti. Necmi çayı içti. İlk yudumda, dilinin üstünde ince bir metal tadı yayıldı. İkinci yudumda, o tat sanki bir kelimeye dönüştü. Üçüncü yudumda, o kelime bir cümleye…

Necmi, defterini açtı. Kâğıdın üstünde, az önce yazmadığı bir satır gördü. Kendi el yazısına benziyordu, ama harfler daha dik, daha buyurgandı.

“HİÇBİR ŞEY YOK.”

Necmi’nin içi bir an boşaldı. Sonra o boşluk, hızlıca doldu; tıpkı çaycı adamın dediği gibi. Dolan şey, hiçbir şey değildi. Dolan şey, hiçlikti. Bir kez dolunca insanı ağırlaştıran, yerinden kalkmayı gereksiz gösteren bir hiçlik.

Necmi kalemi eline aldı. Satırın üstünü çizmek istedi. Kalem ucu kâğıda dokundu, ama çizgi gitmedi; kalem sanki kâğıda yapıştı. Necmi, dişlerini sıktı. O an kahvenin içindeki sesler bir anlığına çekildi; tavla zarlarının “tık”ı bile uzaklaştı. Sanki bütün şehir, nefesini tutmuştu. Ya da Necmi, sadece kendi nefesini duyamıyordu.

Kâğıdın üstüne, istemsizce, küçük bir kelime yazdı:

“Yok…”

Necmi kalemi bıraktı. Elinin üstünde soğuk bir ter belirdi.

Kahvenin içi tekrar doldu sesle. İnsanlar yine konuşuyor, gülüyor, anlatıyordu. Necmi, masanın üstündeki çay bardağına baktı. Bardaktaki sıvının yüzeyi, bir an dalgalandı. Dalga, dışarıdan bir titreşimle değil; sanki bardağın içindeki çay, bir şeye cevap veriyordu. Sonra bir an herkes hep bir ağızdan aynı şeyi söylüyor gibi geldi. Hatta, hatta okey taşlarının gürültüsü bile. Kafasını kaldırıp çevresine baktığı gibi sesler yine gürültünün içinde ayırt edilemezliğe karıştı.

Necmi defteri kapattı. Kapak kapanırken çıkan ses, bir kapının sürgüsü gibi geldi.

Dışarı çıktığında hava daha soğuktu. Sokak lambaları yanmış, ışıklar taşların üstüne uzun çizgiler düşürmüştü. Necmi yürüdü, yürüdü. Bir an, kendi adımlarının ritmiyle, uzaktan gelen uğultu aynı hizaya geldi: tak—tak—tak… ve uğultu sanki o ritmin içine yerleşti.

Evine vardığında merdivenleri çıktı. Kapıyı açtı. İçerideki sessizlik, dışarıdaki uğultudan daha tehlikeli görünüyordu; çünkü sessizliğin içinde, bir şeyin konuşmak için hazırlandığı hissi vardı.

Masasına oturdu. Defteri tekrar açtı. Kendi notlarına baktı. Yazdığı kelimelerin neyi ifade ettiğini anlamaya çalıştı. Gerçekten ne hissediyordu? Diğerleri de onun gibi mi hissediyordu?

Necmi, o gece uyuyamadı. Uykunun eşiğinde gün içinde yaşadığı tuhaflığı düşündü. Gözlerini açıp karanlığa baktı uzun süre. Karanlıkta bir şekil yoktu. Ama… Bir karaltı… Karaltının içinde bir tür dik duruş vardı; kendinden emin, sorgusuz bir diklik. Sanki odanın ortasında görünmeyen bir varlık, omuzlarını kabartmış, çenesini kaldırmıştı.

Necmi, yastığının altındaki kalemi çıkardı. Defterin en arkasına, titrek ama kasıtlı bir çizgiyle bir cümle yazdı; cümlenin tamamını yazmadı. Yarım bıraktı. Çünkü tamamlamak, sanki onu içeri davet etmek olacaktı.

“Her şey yok…”

Kalem durdu.

Necmi, cümlenin devamını getiremedi. Getirmemesi gerekiyordu. Çünkü devamı, şehirde yüzlerce ağızdan zaten söyleniyordu, ve Necmi’nin anladığı şey şuydu: Dışarıda bir canavar aramak, yanlış kapıyı çalmaktı.

O şey, kapının önünde değildi.

Kapının içindeydi.

Bir Cevap Yazın