Zincir: Dört Boyutlu Yazıcı

Zincir: Dört Boyutlu Yazıcı | Serbest Çığrışım

Orta yaşlı saçlı bir gazeteci olan Mürsel, hayatta her şeyin bir açıklamasının olduğunu düşünürdü. Bir neden illa sonuca varmazdı. Ancak ortada bir sonuç var ise, bunun mutlaka bir nedeni olmak zorundaydı. Neden böyle olduğunu bilmiyordu, ama sonuç ortadaydı; kendi orta halli sıradan hayatının sorumlusu olarak kendisini görüyordu. Hiçbir uç özelliği olmayan, medyan bir insan. “Tam da bunu hak ediyorum.”
       Her zamankinden pek de farklı olmayan koyu renkli bir Pazartesi sabahına uyandı Mürsel. Hafta içleri yerel bir gazetede köşe yazıları yazıyor, buna ek olarak üç boyutlu yazıcıdan çıkardığı kendi tasarımı olan ufak oyuncakları satıyordu. Oyuncak işi pek ek gelir getiriyor sayılmazdı, ama zaten daha çok hobi olarak yapıyordu. Sehpaların üzerinde, yatağının başucunda, evin her tarafına serpilmişti küçük, ucuz plastik oyuncaklar.
      Sabahları evine giren az miktarda güneş ışığından biraz daha fazla yararlanabilmek için mutfağın cama bakan köşesine yerleştirdiği beyaz ışık saçan buzdolabından iki yumurta aldı, sütle karıştırıp tavaya döktü. Kulaklarının üstünü kaplayan saçlar neredeyse kafasının tepesindeki kadardı. Saçlarını nadiren keserdi. Genellikle önleri uzadığında. Aynada kendiyle göz göze geldiği anda ortalamanın dışında bir hali olabilir miydi sorusu geldi bir anlığına.
      Garipçesine huzurlu evinden sıkıcı ofisine gitmesine ne kadar vakit kaldı diye kol saatine baktı. Romen rakamlı saatin aceleyle birbirine koşturan akrep ve yelkovanının aksine, hayat onun için o kadar hızlı akmıyordu. Bu sebeple saçlarını adeta ek bir zaman ölçüm aracı olarak kullanıyordu. Saçlarının sürekli her şeyi silip üzerine yeniden yazan unutkan akrep ve yelkovandan daha çok anı barındırdığı kesindi. Esasen kol saati de bozuktu. Hem bir aksesuar olarak hoşuna gittiği için takıyor, hem de arada gündelik işlerden uzaklaşmak istediğinde akrep ve yelkovanın garip hareketlerini izlemeye dalıyordu.
       Yaşadığı kasabaya yaklaşık bir ay önce gelen iş adamı kasabayı kısa sürede çok değiştirmişti. Geldiği gibi ana cadde üzerinden iki dükkânı satın almış, caddeyi kasaba girişine doğru genişletip yüksek katlı iş hanları inşa edeceğini duyurmuştu. Kasaba halkı ilk başta bu gelişmelere endişeyle yaklaşsa da Mürsel haberini yazacak çok şeyi olduğundan dolayı memnundu.
       Çalıştığı gazetedeki köşe yazılarının tamamını esasen farklı isimlerle kendisi yazıyordu. Zaten gazetede toplam üç kişi çalışıyordu. Gazetenin editörü ve sahibi olan Organ Bey’in ofise pek uğramadığı da düşünüldüğünde aslında ofiste Mürsel dışında basım ve dağıtımdan sorumlu Güncel vardı. Ara sıra işsiz kalma hevesiyle doluveriyordu içi Mürsel’in. Her şeyin otomatize edildiği ve fasonlaştığı bu devirde yazılar da kendilerini otomatik yazsalar da kurtulsam bundan diye bakıyordu. İleride belki olurdu. Ne var ki tembel yaşam için de paraya ihtiyaç vardı ve daha rahat olacağı bir iş olmadığı sürece işini kaybetmek istemezdi. Belki ileride.
       Eskiyi seven ve eskilerde yaşamayı seçen Mürsel oyuncakları tasarlarken genellikle maziden esinleniyordu. Arabaları antika, hayvanları dinozordu. Fakat ilginçtir, köşe yazılarında adeta eski olan her şeyden nefret ediyormuşçasına modern bir hava ile yazıyordu. Kasabaya yeni ne gelse öve öve bitiremiyor, bir şey değişsin de eskisinden kötü olursa yine değişir felsefesini aşılıyordu. Zaten kasaba halkı ne okursa ona inandığı, nasıl yönlendirilirse öyle davrandığı için kasabada her şey değişir olmuştu. Mürsel’in yeni yapılacak iş hanlarını öven yazısından sonra kasaba halkı hızlıca bu fikre de ısındı.
       Gazeteye kimse gelmezdi. Bu sebeple kapıdaki kişinin Güncel olmadığını görünce şaşırdı. “Ne tuhaftır ki insan doğasından kaçamıyor!” dedi yumuşak bir tonda tuhaf giyimli adam, elinde kasabanın gazetesini tutuyordu. Ofise yabancı biri girdiğinde nasıl davranacağını önceden hesaplamamış olan Mürsel’in bir anda eli ayağına dolaştı. Hızla doğrulmak isterken bacaklarının masaya çarpmasıyla teperek geri oturdu. Elleriyle masayı itip mesafe açtıktan sonra bu kadar da hızlı hareket etmemesi gerektiği aklına gelmiş olacak ki yavaş hareketlerle doğrularak “Buyrun, ne istemiştiniz?” diye soruverdi.
       Adam hemen cevap vermedi, etrafı süzüyordu. Durduğu yerde gözleriyle çevreyi kolaçan ettikten sonra nihayet gözlerini Mürsel’e dikti. Onu dikkatlice süzdükten sonra suratına bir gülümseme takıp “Tek mi çalışıyorsunuz?” dedi.
       Gazetenin itibarına zarar gelmemesi için Organ Bey tarafından gazetede üç kişi çalışıldığının kimseye söylenmemesi tembihlenen Mürsel, “Hayır tabiiki. Arkadaşlar yemeğe erken çıktılar, bitirmem gereken iş vardı, ben çıkmadım.” dedi.
       Aldığı cevabın sorduğu soruyla ilgisizliği yüzüne yansıyan adam “Tek çalışıyorsunuz yani?” diye tekrardan sordu.
       Gereksiz detay verdiğini yeni fark eden Mürsel “Evet, şu anda tek çalışıyorum.” dedi.
       Kendi başlattığı laf salatasını bırakalım dercesine konuya girdi tuhaf görünümlü adam. “Adım Zuden Hatrat. Kasabaya yeni yerleştim. Yaptığım yatırımları gazetenizde haber yapmışsınız.”
       Mürsel karşısındakinin kasabaya yeni gelen iş adamı olduğuna inanamadı. Çok daha genç birini bekliyordu. Zira gazeteye bastığı fotoğraf bu adamın olsa olsa bir 20 yıl önceki hali olmalıydı.
       “Öyle mi! Ah, çok pardon, tanıyamadım.” Masada gazetenin geçen haftaki baskısına gözü ilişti. “Gazeteye verdiğiniz fotoğraf eski sanırım.”
       Tekinsiz biçimde etrafı süzmeye devam ederek “Hayır, değil. Siz yenisiniz.” diye yanıtladı iş adamı.
       Mürsel ya kötü bir mizah anlayışı olan ya da biraz kafadan kaçık olan bu gizemli adama ister istemez bir merak duydu. “Kaçık bir iş adamı kasabaya gelip yatırım yapıyor. Zaten bu kasabaya yatırım yapmak için kaçık olmak lazım” diye düşündü. “Taşlar yerine oturuyor” belli belirsiz gülümsedi Mürsel. Kafasındaki bu ufak düşünce yolculuğu ona muzip gelmişti.
       “İşiniz bittikten sonra sizinle bir yürüyüş yapsak olur mu? Size birkaç bir şey göstermek istiyorum.” dedi iş adamı.
       Esasen bitirecek bir işi olmayan, ofiste vakit öldüren Mürsel göstermelik birkaç bir şey yazıp iki üç evrağın yerini değiştirdikten sonra “İşim bitti. Gidebiliriz.” dedi.
       İkili gazete binasından çıkıp kasabanın porsuk ağaçlarıyla meşhur parkına doğru yürümeye başladı. Kasaba halkı genelde yaşlıydı. Çocuksuz ve bulutlu günlerde iyice kasvetli oluyordu yaşlı park. Sessizliğin gerginliği çekingenliğine ağır basan Mürsel konuştu, “Kasabaya niçin geldiniz?”
       “Yatırım için diyebiliriz.”
       “Kasabamızın yatırım değerinin yüksek olduğunu bilmiyordum.” dedi Mürsel içten bir şaşkınlıkla.
       “Aksine epey yüksek. Hatta yatırım yapabileceğim tek yer. Çünkü sen buradasın.”
       Mürsel duraksadı. “Benimle ne alakası var?” diye sordu. Şaşkınlığı tedirginliğe dönüşmüştü.
       Adam elini cebine attı ve bir fotoğraf çıkardı. Mürsel adamın elindeki kenarları sararmış siyah beyaz fotoğrafa baktı. Eski bir şehir meydanı fotoğrafıydı. Otomobillerden 1930’lar gibi gözüküyordu.
       “Ne var bu fotoğrafta?” diye sordu Mürsel.
       “Yeterince dikkatli bakmıyorsun.” dedi yaşlı iş adamı. Rahatsız edici şekilde yaklaştı. Nefesi hissediliyordu. “Daha dikkatli bak!”
       Adamdan gözlerini kaçırıp fotoğrafa indirdiği gibi kaşları belirsizce yukarı kalktı, göz bebeği belirlice büyüdü. Fotoğraf karesindeki herkes geri geri yürüyordu!
       “Bu, bu… insanlar geri geri yürüyor?” diye kekeledi Mürsel fotoğraftan gözünü ayırmayarak.
       “Evet, hareket ediyorlar.”
       Belki de ilk şaşırılacak şeyin gerçekten de geri geri yürümelerinden ziyade yürüyebilmeleri olduğunun idrakına yeni varınca “Bu nasıl olur…?” diye baktı adamın suratına şaşkınlıkla.
       “Her an gerçek. Her an yaşandı. Niye mümkün olmasın?”
       O sırada derinlerden gizemli bir kalimba melodisi duyulmaya başladı.
       “Müzik geliyor!” diye haykırdı Mürsel. “Bu ses…” afallamıştı, “Bu ses fotoğrafın içinden geliyor.”
       “Bu kasabaya nasıl geldiğini hatırlıyor musun?” diye sordu gizemli adam.
       İşler iyice tuhaflaşmaya başlamıştı. “Elbette hatırlıyorum.” dedikten sonra bir duraksadı. Gerçekten hatırlıyor muydu? Mürsel kesin olarak rüyada olduğunu düşündü. Gördükleri karşısında allak bullak olmuştu. Zihninde bastıran düşünce yoğunluğu karşısında kaybolmuştu. İş adamı muzip bir bakışla Mürsel’i süzüyordu. Oluşan tuhaf sessizliğin anlamsızlığının farkında olan Mürsel iyice heyecanlanmış, soğuk soğuk ter akıtmaya başlamıştı.
       “Bu kasabaya ne zaman ve nasıl geldiğini hatırlamıyorsun. Hatta kim olduğunu bile bilmiyorsun!” diye konuştu adam.
       Haklıydı. Bu konuda daha önce hiç düşünmemiş olmasının imkansızlığını değerlendirerek kafasını kurcaladı. Mürsel gerçekten kimdi? Bu kasabaya ne zaman gelmişti? Uzun zaman önce olmalıydı. Zira bu hayatta çokça vakit geçirmiş gibi hissediyordu.
       ‘Seni çok aradım, o kadar çok aradım ki artık bir yerden sonra vazgeçme noktasına geldim. Ta ki gazetede resmini görene kadar.’ diye devam etti iş adamı.
       Gerçekten de Organ Bey geçtiğimiz günlerde halkın gazetedeki yazarları tanımamaktan şikayet etmesi üzerine dayanamayıp birinin, Mürsel’in, fotoğrafını basmaya karar vermesi ile durumu bir nebze kurtaracağını düşünerek Hayri Potuk ismiyle Mürsel’in resmini basmıştı.
       Mürsel içinde bulunduğu haliyle rahatsız durumdan kurtulabilmek çabasıyla ‘Ah, siz Hayri Bey’i arıyorsunuz. Ben Mürsel. Yanlışıkla benim fotoğrafımı basmışlar.’ deyiveriverdi.
       ‘Şimdi seni bulduğuma göre her şey düzelecek. Üç boyutlu oyuncaklarına dördüncü bir boyut kazandıracaksın.’ Adam adeta Mürsel’in dediklerini dinlemez olmuştu.
       Mürsel bir adım geri attı. Fotoğraf hâlâ adamın elindeydi. Kalimba melodisi sanki fotoğrafın camından sızıp parkın nemli havasına karışıyordu.
       “Ben oyuncak yapıyorum,” dedi Mürsel. “Üstelik… gazeteciyim.”
       Zuden güldü. “Gazetecilik iyi bir kamuflaj. Gerçekleri yazarsın ama kimse seni ciddiye almaz. Ondan sonra herkesin duymak istediklerini yazarsın.”
       Parkın ortasındaki banklardan birine oturdular. Zuden cebinden bu kez küçük, metalik bir nesne çıkardı. Bir kol saatiydi. Camı çatlak, yelkovanı yerinde durmuyor, saniye ibresi bazen ileri bazen geri sıçrıyordu.
       Mürsel irkildi. “Bu… benim saatim.”
       “Evet,” dedi Zuden sakin bir sesle. “Ve gayet güzel çalışıyor.”
       Mürsel saatine baktı. Her zamanki gibi anlamsızca hareket ediyordu. Fakat bir şey fark etti: Saatin akrebi, fotoğraftan gelen kalimba melodisinin ritmiyle senkronizeydi.
       “Zamanda zıpladığında,” dedi Zuden, “yanında fotoğraf yoksa hafızanı kaybedersin. Senin başına gelen bu. Kol saati yoksa… dış görünüşün rastgele değişir.” Elini yüzünde gezdirdi. “Benim gibi.”
       Mürsel’in midesi kasıldı. “Nasıl?”
       “Zamansal sıçrama. Nedenselliğin kısa devre yapması. Sen bunu bir zamanlar benden çok daha iyi anlatıyordun.”
       Mürsel başını iki elinin arasına aldı. Bir şeyler zorla yukarı çıkmaya çalışıyordu; kelimeler, çizimler, formüller… ama hepsi buharlaşıyordu.
       “Ben… buraya nasıl geldim?” diye homurdandı.
       “Bir deney sırasında,” dedi Zuden. “Ve hayır, geri dönemedin. Çünkü yanındaki fotoğraf yandı.”
       Etrafa sessizlik çöktü. Parkın yaşlı ağaçlarının yaprakları rüzgârda hafifçe kımıldıyordu. “Senin üç boyutlu yazıcıların…” diye devam etti Zuden. “Aslında oyuncak basmıyor. Nedensel yapılar basıyor.”
       Mürsel başını kaldırdı. “Ben sadece parçaları tasarlıyorum. Birleştiriyorum.”
       Zuden eğildi, sesi fısıltıya döndü: “Tek yapılması gereken bu makineden yüzlerce, binlerce üretip birbirine bağlamak. Sonrasında ilk makinenin tuşuna bastığında domino taşı gibi sonucunda ışık yanacak.”
       Mürsel’in zihninde bir anlık bir görüntü çaktı: Atölyesi. Yan yana dizilmiş yazıcılar. Hepsi aynı anda çalışıyor. Ama bastıkları şey oyuncak değil; kendileriydi.
       “Dur,” dedi Mürsel. “Bu saçma. Aynı makineler sadece kopya üretir.”
       Zuden parmağını kaldırdı. “Aha! Bir şeyi unutmuyor musun? Makineleri bu şekilde bir nedensellik örgüsü içerisinde birbirine bağladığında aslında onları değiştirmiş oluyorsun. Artık hepsi aynı nedensellik zincirinin bir parçası oldukları için aslında tek bir makine gibi davranacaklar!”
       Mürsel’in nefesi kesildi. Bu… bu bir tasarım prensibiydi. Kendi notlarından biri. Ama hatırlamıyordu; sadece doğru olduğunu hissediyordu.
       “Sen…” dedi yavaşça. “Sen bunu tek başına yapamıyorsun.”
       Zuden’in yüzündeki gülümseme silindi. “Evet. Ben yalnızca zamanı biliyorum.” Ayağa kalktı, parkın ortasında durdu. Elini havaya kaldırdı; fotoğraf titredi, içindeki insanlar bir an durdu, sonra normal hızlarında yürümeye başladılar. “Sen 3 boyutlu bir yaratıcısın. Ben ise sende eksik olan boyutu tamamlıyorum: zamanı!”
       O anda Mürsel’in kol saati durdu. Ve ilk kez, akrep ile yelkovan aynı noktayı gösterdi. Parkın ışıkları bir anlığına söndü.
       Mürsel gözlerini açtığında artık bir gazeteci olduğundan emin değildi. Ama bir şeyden emindi: Zuden Hatrat, bu makineleri çoğaltırsa, zaman yalnızca ileri ya da geri akmayacaktı. Zaman… oynanabilir hale gelecekti. Ve bu, Mürsel’in bir zamanlar engellemeye yemin ettiği şeydi.

Bir Cevap Yazın