Muzla yarı-genetiği paylaşmamıza rağmen izoamil asetat kokmuyoruz. Daha da ilgi çekicisi, gorille neredeyse aynıyken onların hiç olmadığı kadar gerçek dışından medet umuyoruz. En azından bazılarımız. Bir çoğumuz.
Homo sapiens: Hem çok zeki, hem çok aptal. Hem çok güzel, hem çok çirkin. Hem çok haklı, hem çok haksız. Kediye oynatmalık koca bir çelişkiler yumağı. Ama basit de esasen. Yemeğini suyunu ver, bir şekilde yaşıyor. Beyni de çok kısayolcu. Eee, bedava olunca o kadar. Beyin basit ilişkileri kuramasa da omurilik sağ olsun birçok iş yapılageliniveriyor. Birçok kimsemize de bu yetiyor.
Bilişsel açıdan doğa ve insan ne kadar da birbirinden uzak; doğa bilinmeye açık iken insan bilmeye bir o kadar kapalı, işkembeden sallamaya açık. Milyon yılların ürünü olan dizginlenmemiş örgü-yakalama yetimiz ve sapık gibi sürekli hikayeler yazmamız da bu denkleme katkı sunuyor gözüküyor.
Gerçekliğin doğası durup düşünülecek güzel şey olsa da, yahut bazıları için sıkıcı, onun için omurilikten fazlasına ihtiyaç var. Buna mukabil, lafla peynir gemisi yürümediği gibi, düşünceyle de kâğıt uçak uçmuyor. Gerçek dünya gerçekliğin doğasından çok uzak, baklavanın çıtırıyla tabanı gibi. Kekremsi bir zevzeklik içinde kelebek yüzüyor.
Bireysel olarak aynılığın oluşturabileceği en tepe manada değişiğiz de, asıl karmaşa bir araya gelince çıkıyor. Bambaşka bir oluşgan organizmaya dönüşüveriyoruz. Belki de bu kadar karmaşık olmasak vız gelip tırıs geçecek virüsler vadeli altın madeni bulmuş gibi bağlanabiliyorlar. Her virüs her organizmayı etkilemiyor sonuçta. Senin virüsün bana, onun virüsü buna. Sonra herkes garibana.
Biz gerçekten de bir araya gelince sapıtıyoruz. Teketekte makul sayılabiliriz. Tek bir şeyde anlaşmak zor elbet. Ancak neyde anlaşmamız gerektiğini de bilmiyoruz. Neyi azaltıp neyi çoğaltacağımıza karar veremediğimiz gibi, nasıl yapacağımızda da karar kılamıyoruz. Daha da kötüsü bazılarımız bir karara varmamız gerektiğinin de farkında değil.
Türkçede “kararında” diye bir sözcük var. “Just right” gibim bir şey. Olması gerektiği kadar. Kültüre baksın diye atananlar yatmayaydı İsveçliler yeni gelenlerle tanışmacalı bar sürünmelerinde “lagom, lagom… yaa sizde var mı böyle “zengin” içerikli sözcükler he hee?” diye yarım kıtalık kültürleri ile hava atmaya çalışmazlardı.
Hümanizm peşinde koşucularının fark edemediği basit bir gerçek var. Yüzme bilmiyorsan yüzemezsin. Uçak kullanmayı bilmiyorsan uçak uçuramazsın. Salsa bilmiyorsan salça yapabilirsin belki, ama salsa yapamazsın. Kısaca,… bilmiyorsan yapamazsın. Bunu idrak etmek çok zor olmamalı. Fark edildiyse; yapmak istemenin, kendine güvenmenin, etrafındakilerin seni desteklemesinin, “ona da yazık” edebiyatının, muhtelif gök cisimlerinin veya herhangi bir başka şeyin bu denkleme etkisi yok. Benim ardımdan tekrarla; bilmiyorsan yapamazsın.
“Bilenle bilmeyen bir olur mu hiç?” Olmaz tabii, yaradan doğru demiş. Peki ya bildiğini sananla bilen hiç bir olur mu? O da olmaz. Bilecez ama neyi bilecez? Kim bilecek? Ne belli? Değil. Diyen diyeceğini demiş de, anlamazlar. Anlamak için an yetmiyor. “Zam”ı da lazım. Yahut negatif büyüme. Çift halinde düşünme silsileleri. Gerçek hayatın her zaman kaliteli romanlardan ve fantastik canavarlardan daha garip olması. Hayal gücümüzün anca buna yetmesi karanlıkta uyanmak kadar üzücü.
Nano düzeyde hemen hemen her şeyde aynı anda tüm tarafların hem haklı hem de haksız olması süperpozisyonu yorucu. Eşit olmayan olasılık genlikleri, eser miktarların yarattığı nüanslar. Ansal eşikte bilinmeyen bilinmeyişlerin kayıp giden değerleri. Durum dizileri halinde ifade edilişler bizi düşünsel olarak bir yere yakınsatabilir. Ama nereye?
Hali hazırda yakınsadığımız yer yer değil. Postmodern kusmuk. Olmaz olsun öyle bir yer. Konumu geçtim, bulunduğumuz zamanların da alacağı olsun. Geçmişte istemediğin yerde durmak bu kadar kaçınılmaz değil miydi, bilemiyorum. Ama en azından orda bir köy var mıydı uzakta, bilmezdin. Şimdi çok ilginç bir dünyaya yelken açtık. Hem kendini ait olmadığın topluluğun arasında hissediyorsun, hem de ait olabileceğin toplulukları görüp haberdar olabiliyorsun. Hem bulunduğun yerden çıkamıyorsun, hem de çıktığında ait olabileceğini sandığın yere ait olamıyorsun. Bazen düşünüyorum, acaba muz yiyeyim çilek tadı gelsin mi istiyoruz? Süreklilik hipotezini ZFC ile kanıtlamaya mı uğraşıyoruz? Çoktan da ziyade, acaba yanlış bir şey mi istiyoruz? Bu arada, “biz” kimiz?
Baca temizleyicileri güzellemelerini anca hayatında bir kez olsun baca temizlememiş şairler yapar. Zaten en büyük sorunlardan biri de bu değil mi? Cahillerin cehaleti öte diyarlardan aşikâr. Daha büyük sıkıntı, aydın gibi gözükenlerin cehaleti. Onu ancak bir avuç insan anlayabilir, onlar da seslerini duyuramaz. Duyursa anlaşılamaz. Hadi miyop adam okuyamadığı harfi uyduruyor. Tutmazsa ceza yok, tutarsa ödül var. E yapay zekayı da verdiğimiz direktiflerle kendimize benzettik. O da her gün LSD kafasıyla geziyor. “Hmm… Faruk Eczanesiiii… Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden sağa sap, orada.”
Zor/iyi zaman güçlü/zayıf insan yaratım döngüsü sempatik gelse de, siz özünde tavuk suyu çorbanın okunacak değil içilecek bir şey olduğunu fark edemeyen bir malsanız, zor zamanlar sizi güçlü yapmaz. En fazla sizi sahte umutlarla avutan pembe sevgi böceklerinin yol açtığı yetersizlik travmasının getirdiği hayal kırıklığı ile cebelleşir, onu da hayatın adaletsizliği zannedersiniz. İstemsizce aşağı çekmek için yukarı taşıyacak elmalı ararken hep kavruk katillere düşen boyalarla kapatılmış görüntülerin mumu ağzını açana kadar yanar. Üflenince söner.
Ara ara Federer’in Nadal’a yazdığı mektubu okuyup medeniyetin tepesine çıkıyorum. Çok durmuyor, hemen iniyorum. Kuantum sistem gibiyim. Çevreyle etkileştiğim an şeker gibi eriyip kendimi taban seviyesinde geri buluyorum. Tepede manzara güzel, ama yalnızlığı bayabiliyor. Hep kalınmayabilir.
Akılcı düşünerek sosyal medya etkileşimi alamazsın. Alsan da tutamazsın. İlgi mekaniği tam da dengeli ve incelikli görüşleri görünmez kılmak için tasarlanmıştır. Kendin çalar kendin oynarsın normal bir deli gibi. Bilginin değerli olabilmesi için onu yorumlayıp uygulayacak bilgi işleme varlıklarına ihtiyaç var. Yoksa uzay boşluğuna istediğin kadar bilgi fışkırt nafile. Gördüğün sayılar İsviçre bankalarındaki 5 milyon dolarımın şifresi mi, yoksa paylaştığın komik videoya random mı attım; belli değil.
Dünyada incelikli, gri ve bağımsız düşünce sistematik biçimde yok oluyor. Gündelik psikolojilerimiz sosyal medya üzerinden kutuplaşma tuzağına düşmüş, monokromatik gözlük takmış zayıf dimağların inceliksiz ıstaka hareketlerine yenik düşüyor. Sosyal tasdik ihtiyacının doğurduğu popülizm, fanatizm ve evrimsel kodlanmış tünelbakışlı düşünce yapısının getirdiği hızlı ve kolay karar alma mekanizmalarını hayatın her alanına uygulama kolaycılığı bir yandan yüzeyde çalışıyor gibi gözükerek her şeyin yolunda gittiği yanılsamasını yaratırken, içten içe bilişsel çürümeyi hızlandırıp idiokrasinin erken gelişine zemin hazırlıyor. Güç sahiplerinin pek hoşuna giden bu dikkati dağılmış insan topluluklarının gündelik çamurda tepinajları dürtülere hitap eden dramatik medya anlatıları ile harmanlanmış etkileşim odaklı sosyal medya algoritmalarının yol açtığı çağdaş etkileşim sirkinde sergileniyor. Düşüncesizce kızgın, bölünmüş, bilenmiş manipülasyona aç toplulukların birbirlerinin üstüne basmakla meşgul ideolojik safsatalarla uyutulmuş slogan tekrarlayıcılarıyla münakaşasını tarihsel bir korku ve münafık bir ibretle izliyorum. Ortalık çok kalabalık. Başıboş, başıbozuk, sıkmabaşlı, kesikbaşlı, başabaş, tekinsiz sokaklar. Ya tamamen yasal ve yüksek miktarda bağımlılık yapan çubuğu koklayacağım, ya da inzivaya çekileceğim. Doğum günümde hediye olarak üstü açık kırmızı bir BMW alma ihtimalim çeyrek asır geride kaldı. Dilekleri istediği şekilde gerçekleştirecek sihirli kimseler de yok artık. Tıfıl olmanın en güzel yanı sorumluluk olmaması değil farkındasızlıkmış. Görünüşe göre, kavrayış armağanının laneti göğün boşluğundaki yıldızlar gibi istisnai ve münferit kalmak; ve ben bu lanet armağanın yoğun karanlıktaki cılız ışığında yürüyorum, lakin kimseyi bulamıyorum.
⸘
